Bizi Takip Edin

Menü

Kazananların Tahakkümü: BM Örneği

Göktuğ SÖNMEZ

 

 

BM esas anlamıyla en ciddi insani sorulardan birine yanıt verme iddiasında bir kurum; kolektif bir çabayla barış ve daha iyi bir dünya mümkün mü yoksa her çaba daha fazla güç isteyen devletler sebebiyle yenilgiye mahkûm mu?

 

Dünyada barış, güvenlik ve istikrar sağlama iddiasında en önde gelen oluşumlardan biri şüphesiz Birleşmiş Milletler. Tarihteki örneklere bakıldığında da Pax Romana veya Pax Ottomana süreçlerindeki gibi güçlünün caydırıcılığıyla istikrar sağlandığı dönemler hariç devletlerin barış ve istikrar sağlama çabaları arasında çok başarısızlar arasında nispeten daha az başarısız sayılabilecek bir yapı. Lakin BM bugüne değin bir elin parmakları kadar “büyük güç”ten oluşan Güvenlik Konseyi nedeniyle dönem dönem çok başarısız performanslar da sergiledi, Avrupa’nın göbeğinde Boşnaklara yapılanlara müdahale meselesinde olduğu gibi.  Dönem dönem de kendi içindeki uzlaşmazlıklar sebebiyle iş yapamaz noktaya geldi -Irak Savaşındaki ya da Soğuk Savaş dönemindeki ABD-Sovyet karşılıklı vetolarındaki gibi-. Ancak elbette daha başarılı ve barışı ve istikrarı sağlama odaklı hamleleri de muhakkak oldu. Pek çok uluslararası anlaşmazlıkta aktif rol oynadı, barış güçleri görevlendirdi, barışı sağlama ve koruma vazifelerini sürdürdü ki bu bağlamda hali hazırda süren ve geçmişte noktalanmış BM operasyonları fikir verecektir.

 

BM esas anlamıyla en ciddi insani sorulardan birine yanıt verme iddiasında bir kurum; kolektif bir çabayla barış ve daha iyi bir dünya mümkün mü yoksa her çaba daha fazla güç isteyen devletler sebebiyle yenilgiye mahkûm mu? Bu soru tabi en gerilerde insanın ne denli bencil ve güç sevdalısı ya da uzlaşmaya ve barışa temayül sahibi olduğu sorusuna götürüyor bizi ki genel olarak siyaset bilimi ve uluslararası ilişkilerde teori kamplarının etrafında oluştuğu görüşler bu iki kutuptur. BM’nin kurulduğu tarihten bugüne kadar performansına bakıldığında da bu soru hala cevap bulmuş değil. Kimi operasyonlarıyla bu konuda ümitvar olan uluslararası camia, Güvenlik Konseyi’nde sıkça karşılaşılan veto krizleriyle de her devletin kendi çıkarı doğrultusunda bencil bir yol izlediği izlenimine kapılıyor ki, Soğuk Savaş döneminde gelenekselleşen ABD-Sovyet ‘veto savaşları’, İran’ın nükleer programı ve Irak Savaş gibi kritik konularda uzlaşamama sorunu gibi örneklere bakıldığında ikinci görüş daha güçlü görünüyor.

 

Devlet denen kavramı, insan yapısı ancak kendisini oluşturan insanların toplamından farklı bir organizma olarak düşünürsek, devlet ki bir yandan insanın bencil ve iktidar ve güç peşindeki yapısını alırken insan psikolojisindeki uzlaşmacı, barışçı yanları oldukça kısıtlı olarak bünyesinde bulundurmaktadır. Bunun en temel sebeplerinden biri insanın birey olarak uzlaşmayla, sosyalleşmeyle beraber aldığı riskler sonucunda hayatı tehditlere devletlere nazaran daha az mazur kalmasıdır. Örneğin ABD ve Sovyetler arasındaki nükleer görüşmeler yahut bugün İran ile İsrail arasındaki mesafe hep bu hayati tehdit algısıyla açıklanabilir. Devleti insandan daha tetikte durmaya iten sebeplerden bir diğeri ise bireyin zor durumlarda başvurabileceği iyi ya da kötü kurumlar olmasıdır, mahkemeler, polis yahut illegal yapılanmalar gibi. Devletleri bireylerden ayıran en önemli özellik burada devreye giriyor ve bu özellik aslında BM’yi ve öncesinde Milletler Cemiyetini de doğuran özellik; ihanet, kandırılma, saldırı gibi durumlarda destek alınabilecek, şikayet mercii olabilecek, karşı eylemde bulunacak bir üst merci olmaması. İşte bu uluslararası ilişkilerde anarşi dediğimiz küresel otorite eksikliği BM gibi mekanizmaların ana motivasyonunu oluşturmuştur.

 

Manzarayı kısa ancak sarih bir şekilde önümüze koyup birey, devlet ve sistem değerlendirmesini yaptıktan sonra önümüzde duran soru açık; peki BM şu anki yapısıyla beklentileri karşılayacak, birey ve devlet arasındaki devleti daha bencil ve menfaatçi yapan farkı kapatabilecek işlevi haiz mi? İkinci Dünya Savaşı gibi on yıllar öncesinde kalmış bir meselede galip taraf olduğu için daimi veto hakkını elinde bulunduran devletlerin olduğu, dolayısıyla bu geçtiğimiz elli yılda –tartışmalı bir Çin dahli haricinde- hiçbir yükselen güce, bu ‘kazananların tahakkümü’ne yapılan itiraza, ‘dünya değişiyor ve dünyanın meseleleri 5 ülkenin nihai kararına bırakılamaz’ eleştirilerine kulağını kapamış durumda. Önce Almanya’dan itiraz sesleri yükselmişti, arkasından Brezilya ve Hindistan gibi yükselen güçler de bu sistemin sıkıntılı olduğuna dair sıkça görüş belirtmeye başladılar. Türkiye de geçtiğimiz dönemde defaten bu soruna işaret etti. Şu artık oldukça açık ki 1945’te sonlanan bir savaş neticesinde kurulan ve veto hakkıyla somutlaşan hiyerarşik sistem BM’yi bazen tamamen etkisiz kılarken bazen de eylemlerinde kısıtlı sonuç almasına neden oluyor. Eğer BM’yi gerçek anlamıyla uluslararası ilişkilerin anarşi sorununu çözecek bir yapı haline getirmek amaçlanıyorsa Güvenlik Konseyi’nde günün şartlarına uygun revizyona gidilmesi olmazsa olmaz. Bu ister Konsey’in üye sayısı artırılarak yapılsın ister veto sistemi yerine çoğunluk sistemi getirilsin, ister bölgesel alt güvenlik konseyleri kurulsun, bir çözüm bulunması gerekiyor. Aksi takdirde BM, savaşı kazananların, daha çok insanı daha hızlı ve etkili öldürdüğü için kendilerini ödüllendirenlerin platformuna dönüşmeye başlayacak. Tabi ki galiplerin bu galibiyetleri neticesinde menfaat sağlaması kadar doğal bir sonuç yok. Ancak dünya sahnesinde yüzlerce oyuncu varken ve elli yılı aşkın zaman içinde dünyada pek çok denge, fikir ve ideoloji değişime uğramışken bu sistemi muhafaza etmek BM için prestij ve meşruiyet kaybından başka sonuç doğurmayacaktır. Şu anki manzara Soğuk Savaş sonrası daha uyumlu bir konsey çıkacağı beklentisinin tam aksini yansıtıyor. Çin ve Rusya doğal olarak kendi menfaatlerine karşı kararları veto ederken ABD’nin ne denli küresel sorunları konseye taşıdığı ne denli kendi sorunlarını küreselleştirme çabasıyla bunu yaptığı tartışma konusu. Bu sistemi bölgesel yükselen güçleri içine alacak ve uluslararası camiayı hamle yapabilmek için 5 ülkenin iki dudağı arasına baktırmayacak bir formül üzerinde uzlaşılması eğer barış ve ortak hareket amaçlanıyorsa elzem. Eğer amaçlanan bu değil de zaten hâlihazırda güçlü olanların menfaatlerine halel gelmemesini garanti altına almaksa aynı sistemi devam ettirmekte beis yok, tabi BM’nin meşruiyetinin her uluslararası krizde biraz daha zedelenmesi pahasına. Daha önemlisi, bu, uzun vadede uluslararası camiada uzlaşı ve barışın mümkün olduğunu savunan fikri kampı ciddi kan kaybına uğratırken güç tüm insan ilişkileri gibi devletlerarası ilişkilerde de nihai belirleyicidir ve devletler ancak menfaatleri doğrultusunda işbirliği yapıp menfaatleri çatışıncaya kadar sürdürürler anlayışını güçlendirecektir. Teorik yaklaşımda zaten bu görüşü benimseyenler için bu, olumlu ve zaten beklenen bir durumken, BM fikriyatını temellendiren ve uluslararası uzlaşının sembolü olarak yaşatmaya çalışan, aynı zamanda veto hakları vesilesiyle kendi konumlarını da sabit tutabilen güçler için pek tercih edilir bir sonuç olmasa gerek.

 

Kaynak:  http://akademikperspektif.com/2013/11/01/kazananlarin-tahakkumu-bm-ornegi/

 

 

 

Yorumlar