Bizi Takip Edin

Menü

Çift Kişilikli Öcalan’dan Mandela Olmaz

İbrahim ÇEVİK
Daire Başkanı

 

 

“Serok Apo”dan “Sayın ÖCALAN”a geçtiler. Operasyon tamamlanmadı; küresel efendilerin yardımıyla şimdi de ÖCALAN’ı Mandelalaştırıyorlar. PKK’lı seçkinlerin dışında kalan Kürtlerin Zalim Dehak ile bir tuttuğu bir teröriste artık yeni bir kimlik giydirilmeye çalışılıyor. Güneşin doğudan doğuşu kadar değişmeyecek bir gerçek vardır. O da; ÖCALAN’ın bugün bile bir “B” planının olduğudur. Bakalım psikanalistler ve toplum biliminin farklı dallarında uzman olanlar ÖCALAN’ı nasıl görüyorlar? Kaleme aldığımız kitaptan ilgili bölüm:

 

Hiç şüphe yoktur ki PKK’nın geçirdiği bu değişikliklerde küresel güçlerin, başka bir deyişle ulus-yapıcıların yönlendirici etkisi bulunmaktadır. Bu bakımdan bölgelere ekonomik çıkarları doğrultusunda şekil veren bu güçlerin, PKK ve Kürtçülük üzerinde etkilerinin bulunduğu açıktır. İşgalden sonra Irak’ı tümüyle batı rotasına oturtan ulus-yapıcılar, aralarında PKK’nın da bulunduğu tüm örgütleri terörden siyasi mücadeleye geçişe zorlamaktadırlar.

 

Örgütü mutlak yönetimi altında tutan ÖCALAN’ın cezaevinde oluşu bu sürecin uygulanması konusunda iki farklı duruma neden olmaktadır. Birincisi; cezaevinde oluşu sürecin işletilmesi için kolaylık anlamına gelmektedir. ÖCALAN’ın kendisi de çok iyi bilmektedir ki, cezaevinden çıkışı yalnızca halkın buna ikna edilmesiyle mümkündür. Bunun dışında başka bir yol yoktur. Ulus-yapıcıların bu yönde atacakları adımın kendisini özgürlüğe götüreceğinin bilincindedir. İkincisi; PKK’nın silah bırakmasının çöküşe bile götürebilecek, sonradan giderilmesine olanak bulunmayan zararlara neden olması korkusudur. Silahlı güç, ÖCALAN’ın küresel güçlerle ve Türkiye ile pazarlıktaki tek kozudur. Elinden bırakmamakta direnmesi bu nedenledir.

 

Küresel güçler, önceki deneyimlerinde benzeri durumlardan çıkışın yolunu, adına “zorlayıcı diplomasi” dedikleri bir yöntemle bulmuşlardır. Uzun anlatım yerine basit bir şekilde tanımlanırsa “zorlayıcı diplomasi”; yabancıların bir ülkenin iç sorunlarına sert girişimlerle bulunmasının yerine, halkın algılamasının değiştirilmesi ve örtülü baskı yöntemleri, propaganda teknikleriyle halkın arzu edilen çizgiye getirilmesi demektir.[i]

 

“Zorlayıcı diplomasi”nin hedefi olan ve küresel anlamda tanınan en önemli sima, Güney Afrika’nın eski devlet başkanı Nelson MANDELA’dır. G. Afrika'da siyahların ırkçı beyazlara başkaldırdıkları ilk günlerde, başını İngiltere ve Hollanda'nın çektiği Avrupa, hiç düşünmeden ırkçı beyazlara var güçleriyle destek verdi. Bu ülkede politikayı, ekonomiyi, fikir ve sanatı eline geçirmiş olan beyazlarla mücadelede, halkın lideri MANDELA cezaevine atılırken Avrupalılardan hiçbir tepki gelmedi.

 

Irkçı beyazların otomatik silahlarla, siyahların ise palalarla sürdürdükleri mücadeleden sonra dünya siyahların haklılığını kabul etmek zorunda kaldı. Siyahlar haklı olduklarını dünyaya anlatarak kanıtlamadılar, kuvvetli dirençleri karşısında batıyı ve G. Afrikalı beyazları geri adım atmaya zorlamalarıyla başardılar. Kendilerini önceleri inkâr eden batının ikiyüzlülüğüne bizzat tanık olan Nelson MANDELA; bunu 1997 yılında dile getirdiği şu sözlerle anlatıyordu; "Nasıl, bize nereye gitmemiz ya da hangi ülkelerle dost olmamız gerektiğini dikte edecek kadar kibirli olabiliyorlar? Kaddafi benim arkadaşım. Yalnız olduğumda bizi desteklerdi. Benim bugün bu ziyareti yapmama engel olmaya çalışanlar (ki ABD'yi kastetmektedir) o zaman bizim düşmanımızdı. Bunlarda hiç ahlak yok. Bir ülkenin polisliği rolünü üstlenmeyi kabul edemeyiz."[ii]

 

Küresel güçlerin etkisiyle; tıpkı PKK’nın örgütsel yapısındaki değişimlerin gerçekleştirilmesi sırasında kendisinden önceki örneklerin taklit edilmesi gibi ÖCALAN’ın gelecekteki konumu da önceki örneklere uygun bir biçimde gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Ulaşılmak istenen hedef, ÖCALAN’ın terörist kimliğinin unutturulması ve MANDELA örneğinde olduğu gibi, Türkiye’nin onun bir halk kahramanı olduğuna inandırılmasıdır.  Bunun başlıca yolu ise, terörist başının medyatikleştirilmesinden geçmektedir. Ama daha önce halkın ürkütülmemesi, ilk anda kabul etmesine olanak bulunmayan siyasi çıkışlara alıştırılması gerekmektedir. “MANDELA’laştırılmasında, ÖCALAN’ın diğeri gibi bir halk kahramanı olmamasına, eli kanlı bir terörist olmasına bakılmamaktadır. Ulus-yapıcıların yürütecekleri örtülü operasyonla kamuoyu onun bir halkın kurtuluş mücadelesinin lideri olduğuna inandırılmasının önündeki engeller temizlenecektir.               

 

Her türlü değerlendirmenin üstünde bir gerçek vardır ki G.Afrikalı bu lider, derilerinin renkleri ve kökenleri bakımından tam bir mozaik olan ülkesinin halkının tümünü sarıp-sarmalamıştır. Beyaz ile siyah, Yunan asıllı ile Flaman ayırımını asla yapmamıştır.

 

MANDELA'nın partisi Afrika Ulusal Kongresi'ne (ANC) 1994 yılında G. Afrika'nın ulusal marşının belirlenmesi görevi verildiğinde, ANC'nin üyeleri beyazların zamanından kalma “Die Stem”in yerine yerli halka ait “Nkosi Skelele”nin kabul edilmesini istemişlerdir.

MANDELA, bu değişikliğin yapılması halinde ülkenin halkının tümünü temsil edemeyeceklerini ve temsil edilmeyenlerin incineceğini belirterek eski marşın kalmasını istemiştir. “Nkosi Skelele”yi de unutmayarak onun da ikinci marş olarak kabul edilmesini sağlamıştır. Birleştirici etkisini her alanda ortaya koymuştur. Biri dışında oyuncularının tümü beyaz olan ülkenin rugby takımının 1995 yılında dünya şampiyonu olmasında büyük etkisi olan birleştirici rol oynamıştır.

 

Yaşamının büyük bölümünü cezaevinin dört duvarı arasında geçiren Nelson MANDELA'nın liderlik kariyerini inceleyen araştırmacıların tümünün üzerinde birleştikleri nokta; onun hapislikte uzlaşmacı ve düşmanı affetme yetisi geliştirdiğidir.

Bu özelliği bizzat kendisine ait; "halkımın özgürlüğüne yönelik özlemim, siyah ve beyaz tüm halkın özlemiyle birleşti. Artık bilmiyorum ki, insanlık haklarından mahrum bırakılmış herkesin özgürlüğü için mazlumun olduğu kadar zalimin de özgürlüğüne kavuşturulması gerekmektedir. Cezaevinden çıktığımda artık görevim, mazlumun da zalimin de özgürlüğüne kavuşturulmasıydı." sözleriyle somutlaştırmıştır.[iii]

 

Cezaevinde uzlaşma, affetme olgunluğuna erişen MANDELA'ya karşılık bir başka cezaevinden kendisine özenen birinin dışarıdaki örgüt taraftarlarına ilettiği mesaj ise aynen şöyledir; "Tarihsel büyüme ve büyüklük benim İmralı'daki gerçekliğimi paylaşmaya ve temsil etmeye şiddetle bağlıdır."[iv] Kendisinin yerine bir başkasının konulması fikrine dahi tahammül edemeyen ÖCALAN'ın, hiç bir şekilde vazgeçemediği özelliği yıkıcı ve şiddeti davet eden kışkırtıcı düşünce ve davranışlarıdır. İmralı'daki hücresinin küçüklüğünü, öldürülme komplolarını ve ben ölürsem kan dökülür tehditlerini dışarıdaki PKK’lılara ulaştıran ÖCALAN'ın, MANDELA’dan ne kadar uzak olduğu daha başka türlü anlatılamaz.

 

G. Afrika'ya sonradan gelmelerine karşın siyah yerlilere köle muamelesi yapan beyazların da önderi olmak için ulusal marşı değiştirmeyen bir lidere karşılık; etnik bölücülüğü toplumsal yaşamın temel kuralı haline getirmeye çalışan, ÖCALAN'ın yandaşı partinin kongrelerinde İstiklal Marşı'nın adını dahi anmak cesaret işi değil miydi? İlkokul çocuklarının her sabah söyledikleri Andımız'ın ırkçı bir söylem olduğunu öne süren PKK’nın, MANDELA ve onun partisi ANC ile benzeştiği tek bir noktayı bulmak mümkün müdür? Bu soruya hala cevap veremeyenler G. Afrika'da gençlerin ellerine rugby topu verilirken, bizim ülkemizde gençlerin bile değil çocukların ellerine molotof kokteyli ve taşlar verilerek polislere saldırtıldıklarını unutmamalıdırlar.

 

MANDELA’laştırılmaya çalışılan ÖCALAN’ın yaşamı ile dünyanın tanıdığı kanlı diktatörler arasında psikanaliz biliminin ışığı altında benzerlikler bulunabilir: Psikanaliz Hitler ve Stalin'in "habis narsist" veya diğer bir ifadeyle "kötücül narsist" oldukları teşhisini koymuştur. Bilim diliyle bu türlü “narsizmin” kurbanı olan kimselerin, kendilerini iyi hissetmek için diğerine zarar vermek, hatta onu öldürmek zorunda hissettikleri, saldırganlığın benlik saygısını arttırdığı belirtilmektedir.[v]  “Kötücül narsist” liderler kendilerinin uzantısı olacak arkadaşlara ihtiyaç duyarlar. Böylece lideri yıkıcı eylemlerin sorumluluğundan kurtarırlar.[vi]

 

Dünyanın hasta ruhlu bu iki liderin tıpatıp benzerini ikinci bir kez tanıması zor gibi görünmektedir. Ancak, adı geçenlerin birer minyatürü olarak nitelenebilecek örneklerine çokça rastlanmaktadır. Bu türlü örnekler Kamboçya'da, Orta Afrika'da kendilerinin varlıklarını kanıtlamışlardır. Bizde ise “habis narsizmin” kurbanı; kanlı bir terörle hak iddiasında bulunan ÖCALAN’dır. Yargılanması sırasında Kürdün de Türkün de öfkesini çeken kanlı eylemlerinden kendisini sıyırarak sorumluluğu yakın çevresindeki diğerlerine yıkmaya çalışmıştır. Bingöl'de 33 erin şehit edildiği eylemle örgüt içinde saygınlığını arttırırken, sorumluluğunu üstlenmekten kaçınmıştır.

 

Hitler 1932 yılında Silezya'da bir hapishanede bir komünist örgütçüyü öldürmekten sanık beş Nazi örgütü mensubuna gönderdiği mektupta eylemlerini takdirle karşıladığını ve kendilerini tebrik ettiğini bildirmiştir.[vii] ÖCALAN ise birçok masum insanın kanını döken canlı bomba eylemcilerini selamladığını bildirerek, aynı yolu izleyecek eylemcilere cesaret vermiş ve övgüler yağdırmıştır. Birinde Hitler'in diğerinde ÖCALAN'ın kahramanı oldukları çok farklı zaman ve mekânlarda yaşanan bu iki ayrı olayın benzer tek noktası; Hitler'in de, ÖCALAN'ın da aynı ruhsal özellikleri taşımalarıdır.

 

Terörist başıyla arasında benzer noktalar bulunan bir diğer kanlı lider ise Slobodan MİLOSEVİÇ'tir. Aile yapısı ve çocukluğu bakımından her iki şahsın arasında benzer acı ve ezilmişlik duygularının hakim olduğu görülmektedir. MİLOSEVİÇ'in çocukluğu şiddet ve acı dolu olaylara sahne olmuştur. Yedi yaşındayken en sevdiği amcası kendisini başından vurarak intihar etmiştir. 13 yaşına geldiğinde bu kez aynı şekilde intihar eden babasını kaybetmiştir. Otuzunda annesi intihar etmiştir. Sevgilisi Mirjana MARKOVI'nin babası Almanlara bilgi vermekle suçladığı annesini kurşuna dizdirmiştir.[viii]   

 

Silik bir baba ve baskıcı, uzlaşmaz bir anneden kurulu ailede büyüyen yakın çevresi tarafından dışlanan ÖCALAN'ın da ruhunun derinliklerinde hala yaşayan öfke, ezilmişlik ve intikam duyguları bulunmaktadır.[ix] Yılanlardan korkmasına karşın köyün diğer çocuklarınca kabul edilir olmak için onları taşla ezerek öldürmeyi çare olarak görüyordu. Prof. Dr. Özcan KÖKNEL bu durumu bilim diliyle şöyle değerlendiriyordu; antisosyal kişilik bozukluğu gösteren insanların çocukluk ve gençlik çağlarında şiddet, evden kaçma, dayak atma, kavga şeklinde özetlenen olumsuzlukları yaşadıkları anlaşılmıştır.[x]

 

Yine birbirine benzer iki ayrı olaydan birisinde MİLOSEVİÇ, 1389 tarihli Kosova Savaşı'ndaki Sırp yenilgisini kullanarak, psikanalistlerin örselenmişlik dedikleri öfke-tepki karışımı duyguların yeniden yaşanmasını sağlamıştır.[xi] ÖCALAN ve örgütü ise benzeri davranışla Şeyh Said ve Dersim gibi simgelerle Kürt halkının yenilmişlik duygusu yaşamasına çaba göstermektedirler.

 

Uluslararasılaşması da dahil olmak üzere bugünkü kazanımlarını halk desteğinin yerine, arkasına aldığı yerli-yabancı rüzgarın etkisiyle ulaşmış olan ÖCALAN’ın, MANDELA’laştırılmasından hiç vazgeçilmeyecektir. Öğretmen, hemşire, çoluk, çocuk gözetmeksizin binlerce insanın ölümünün sorumlusu olduğunu görmemezlikten gelerek Öcalan'ın, serbest bırakılmasını sağlama mücadelesinde bir terörist ile Mandela'nın arasında hiç bir benzerlik bulunmadığına aldırmadan, “zorlayıcı diplomasi” operasyonuna devam etmektedirler.

 

Terörist başının serbest kalması için bu operasyona dört elle sarılan PKK’lılar, bu yolda Mandela'nın avukatı Essa MOOSA'nın önerilerine bile başvurmaktadırlar... Anılan avukat PKK'ya akıl vererek ne yapmaları gerektiğini şöyle sıralamaktadır;

 

1. Diğer ülkelerle ilişki kurarak onları sürekli olarak bilgilendirin, böylece uluslararası baskı kurun,

2. Çıkarılacak "alternatif medya " ile Apo'nun terörist olmadığını anlatın,

3. Dil ve kültürü yaşayamamak üzerinden örgütlenmek çok önemlidir. Bu bir azınlık ve eşitlik mücadelesidir.

 

Örgütlü hareketin siyasi kanadı bu öneriler doğrultusunda 2009 yerel seçimlerinden hemen sonra Öcalan'ın Mandela olarak kabul ettirilmesinin en başta gelen mücadeleleri olduğunu açıklayarak zaten var olan gerginliğe bir tutam daha katkıda bulundu.

 

Kaynak: http://turksam.org/tr/a2819.html