Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri

Menü

    ÇALIŞMA İLİŞKİLERİ VE SANAT

     

    Bu sayfada sizlere sıklıkla sanatın naif dünyasından alanımıza, çalışma ilişkileri dünyasına dair yansımaları paylaşacağız. Bu ilk çalışma için Hakan Topateş Hocamıza teşekkürler...

     

     

    “Şimdi görsen şaşarsın, koca bir kent kadar büyüktür fabrikası, baştan başa beton ve çelikten örülmüş bir yapı! Kapıdan giriyorsun ve tıpkı binbir gece masallarında olduğu gibi, tılsımlı bir şatodasın! Nasıl da iyi örgütlenmiş! Giriş kapısında işçilerin yoklaması yapılıyor, herkesin yeri belli, müthiş bir çark kurulmuş doğrusu! Hele makineler, aklı şaşıyor insanın baktıkça! Kimbilir nasıl avuç dolusu para döktü Wisner?” (Louis Aragon, Kibar Semtler Romanından, Can Yayınları, 1986, İstanbul, sf. 268).

     

    “Kırmızı tuğlaların kentiydi ya da dumanla küller izin verseydi, kırmızı tuğladan bir kent olacaktı. Şimdiyse bir yerlinin boyalı suratı gibi kırmızı siyahtı. Fabrikaların ve yüksek bacaların kentiydi. Bacalardan sayısız yılanlar gibi dumanlar yükseliyor, birbirine dolanıyor, hiç çözülmüyordu… Kapkara bir kanalı, kötü kokulu mor boyalı suların aktığı bir nehri, pencerelerinden bir yığın gürültünün yayıldığı fabrika binaları, deli bir filin başını sallaması gibi inip kalkan, inip kalkan buhar pistonları vardı. Birbirine benzeyen bir iki büyük caddeyle birbirine benzeyen bir yığın küçük sokakta, birbirlerine benzeyen bir yığın insan, aynı saatte gider gelir, sokaklarda aynı sesleri çıkarır, aynı işi yapardı. Her günleri bir ötekine benzer, her yılları bir öncekiyle bir sonrakinden farklı olmazdı” (Charles Dickens, Zor Zamanlar Romanından, Oda Yayınları, İstanbul, 2009, sf. 24)

     

    “Maden ocağında kazmacılar da işbaşı yapmışlardı. Çoğu zaman, terlerini soğutmamak için, öğle molalarını kısaltıyorlardı. Ve böyle, gün ışığından uzakta, suskun bir açgözlülükle yenen ekmek dilimleri midelerine kurşun gibi oturuyordu. Gene yan yatıp, eskisinden daha da kuvvetle kazmalarını vuruyorlardı, artık kafalarında sadece daha çok sayıda vagon doldurmaktan başka bir şey yoktu. Bunca zorlukla elde edilen kazanç hırsından başka her şey siliniyordu onlar için. Dereler gibi akan, kollarını, bacaklarını şişiren suyu, iki büklüm duruşların neden olduğu krampları, soludukları karanlıkların boğucu havasını artık hissetmez oluyorlardı. Bununla birlikte, gün ilerledikçe, soludukları hava lambaların isi, solukların pis kokusu ve grizunun boğucu esintisiyle daha da zehirleniyor, örümcek ağları gibi gözleri rahatsız ediyordu: Bütün bunları ancak gece yapılan havalandırma alıp götürebilecekti. Onlarsa, bu köstebek yuvasının ta derinliklerinde, toprağın bütün ağırlığı altında, ciğerleri soluksuzluktan alev alev yanarak habire kazma sallıyorlardı” (Emile Zola, Germinal Romanından, Oda Yayınları, İstanbul, 2002, sf. 54).  

     

     “Birden çalışmayan insanlar aristokrasisini gördü. Bu aristokrasi, önündeki duvarın üzerinde, küstah, kibirli, kudretli bir biçim alarak, heyula gibi yükseldi. Kendi daima çalışmıştı; onun ilk anıları bile çalışmalarla ilgili gibiydi; bütün ailesi daima çalışmıştı. Mesela Gertrude. Onun elleri sonu gelmeyen ev işleriyle henüz kabalaşmadığı zaman bile, çamaşır yıkamaktan kaynamış sığır eti gibi şiş şiş idi. Sonra yine kız kardeşi Marian vardı. Geçen yaz bir konserve fabrikasında çalışmış ve o narin, güzel elleri baştan aşağı domates bıçaklarının açtığı yaralarla dolmuştu. Ayrıca parmaklarından ikisinin uçlarını da, geçen kış çalıştığı bir karton kutu fabrikasının keskin makinasına kaptırmıştı. Tabutunda yatan annesinin sert avuçlarını hatırladı. Babası ise son nefesini verinceye kadar çalışmıştı; öldüğü zaman ellerinin kemikleşmiş nasırları en aşağı bir santim kalınlığındaydı herhalde. Ama Ruth’ın elleri yumuşaktı; Ruth’un annesinin de kız kardeşinin de. Bu sonuncusu onu şaşırttı; bu onların sınıfının yüksekliğini, Ruth’la arasındaki uzaklığın akıllara durgunluk veren büyüklüğünü korkunç bir biçimde ortaya koyuyordu” (Jack London, Martin Eden Romanından, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 1983, sf. 344)